Yukarı Çık
Reklam Alanı 018 Metehan Ceylan 15 Temmuz
Mahmut AYDIN

Mahmut AYDIN

Operasyon tamamdı. Artık yüz kaslarındaki anlamız gerilmelerin, ara ara düşen asabi yüzünün sevimsiz hallerini önlemişti. Bundan sonra sokaklarda ‘güleç bir yüzle’ gezebilirdi.

OPERASYON

15 Şubat 2019 Cuma 14:41:54
1511 kez okundu.

                                                           OPERASYON

Organik malzemelerden zararsız maskeler yapan, içinde kimyasal maddelerin olmadığı makyaj malzemeleri satan dükkandan içeri girdi ADAYIMIZ.  Zira sürekli sırıtma yüzünden yorgun düşen yüzü ile başı dertteydi.  Yaklaşık iki ay boyunca bu tuhaf halle durması zordu.  Yorgundu. Gülmekle sırıtmak arasında tuhaf bir ifadeyle attı kendini içeriye ve tezgâhta duran kişiye “Ustan nerede?” diye sordu. 

“Ne için gelmiştiniz bayım?” diye tok bir satıcı edasıyla karşılaştı. Ayağındaki bilmem ne marka ayakkabıdan, sırtındaki falan kumaştan dikilmiş ceketten,  kolundaki  bin özellikli saatten; yeni tıraş olmuş parlak yüzünden, yeni düzeltilmiş kaytan bıyıklarından hiç etkilenmeyen tezgahtarın bu umursamaz tavırları birden yüzünü aslına döndürmüştü. İki kaşı arasında oluşan yarıklarla tezgâhtarı dövmek istemiş ama olmamıştı.  Dişinden tırnağından artırarak bir araya getirdiği  karizmasına sürülen leke ile zihni allak bullak olmuştu. Oysa on gündür gezdiği sokaklarda ellerine sarılan sarılana, yüzünü öpen öpene… Ya şimdi…  “Ne için gelmiştiniz bayım.” sözüne içten içe çok bozulmuş, yanındaki korumalarının ve bilumum gaz veren zevatın yanında bir tezgâhtar tarafından tanınmıyor oluşunu boğazına tıkanan ayva dilimleri gibi yutkunmaya çalışmıştı.  İçinde biriken öfke ateşini bir nefeste tezgâhtarın üzerine boşaltmak istedi.  Son anda ilkokul yıllarındaki beden eğitimi dersinden aldığı kadim bilgiyi hatırlayıp burnundan ciğerlerine çektiği oksijenle karışık kömür dumanını taa ciğerlerine kadar çekti, içinde birkaç saniye tutup tezgâhtarın gözünün içine bakarak koyverdi karbon monoksit gazını. Tezgahtar, hiç umursamaz bir eda ile ikinci cümlesini söyledi: “Ben yardımcı olayım bayım, ustam bu iki ay içinde çok meşgul.”  Tam tezgâhtara içindeki alevi, ateş topunu boşaltacaktı ki koruması yüksek perdeden bir sesle bağırdı. “Bize ustan gerek bayımmm.” dedi. “M” sessizini öyle sesli vurgulamıştı ki sanki  “m” sesinin arasına tezgâhtarı sıkıştırıp tost yapmak istedi.  Tezgâhtar durumun ciddiyetini anlamış olmalı ki hiçbir şey söylemeden telaşlı bir şekilde üzerinde makyaj malzemelerinin olduğu dönerli bir dolabı çevirdi. Oranın gizli bir kapı olduğu anlaşıldı. Tezgâhtar telaştan bir gizi faş ettiğinin farkında değildi. İçeri girdi ve beş dakika sonra çıktı. Sonra gelenlere hemen çay söyledi ve ihtimamlı bir dille oturmalarını rica etti.  İşler rayına girmeye başlamıştı. İçindeki ateşin harı yavaş yavaş etkisini azaltmaya başlamıştı ama yine de tezgâhtarı kimsenin olmadığı bir yerde ele geçirse…

Derken içeriden süklüm püklüm  ellili yaşlarda bir kişi o gizli kapıdan bir fare sessizliği ile çıkmış, kendinden beklenmedik bir çabuklukla ve naiflikle kapıyı en ufak bir ses çıkarmadan kapatmış, aynı sessizlikle gelen misafirlerin yanına gelmiş, kaytan bıyıklı olanın elini öpüp “Hoş gelmişsiniz efendim.” deyip hiç vakit kaybetmeden ve içtikleri çaya da hiç aldırmadan aynı hızla kaytan bıyıklı, yüzünde sineğin bile patinaj çekeceği iyi giyimli kişiyi geldiği  kapıdan içeriye buyur etmişti. Tezgâhtarın gözlerinden yüzüne, oradan da tüm bedenine sirayet eden işten atılma korkusu diline kilit vurmuş şaşkınlıktan elmacık kemiklerine kadar dışarı taşan gözleriyle olanları izliyordu.

Usta, seçilmesi kesin gözüyle bakılan Başkan ADAYINI çırağının tanıyamamış olmasından duyduğu mahcubiyeti giderme telaşı ile “Emrinize amadeyim efendim.” dedi.  Korumaları ve ona gaz veren bilumum zevatın karşısında küçük düşmenin öfkesini ustaya tam kusmak üzereydi ki… Tecrübeli usta: “Ben icabına bakacağım efendim, siz merak buyurmayın.” diye toparlamaya çalıştı durumu. Sonra bir sürü doğal maskelerle, türlüm çeşit makyaj malzemeleriyle dolu tezgâhları göstererek: “Arzunuz?” dedi.  ADAYIMIZ, rahatlamış bir şekilde ve kendinden beklenmedik bir sakinlik içinde mırıldandı: “Yüzlerim, efendim, yüzlerim…” dedi.  Sonra devam etti. “ Seçim arifesinde ‘güleç’ durayım diye yüz kaslarımda anlamsız tikler, seğirmeler oluştu. Zira alışkın değil yüzlerim bu hale lakin eli mahkum.  Yüzlerimi  iki ay ‘güleç’ tutacak doğal bir zımba teliniz var mı acaba. Avurtlarımdan zımbalayacaksınız yalnız. Acısına katlanmak benim işim, senin işinse işini nizami yapmak.”  Usta ilk defa böyle bir istekle karşılaşmanın şaşkınlığı ile ona birebir uyacak  ‘güleç yüzlü’ maskeler yapabileceğini ifade etmeye çalıştı yarı fısıldar bir sesle. ADAYIMIZ, kesin bir dille reddetti.  “Hayır usta, dediğimi yapmalısın. Dıştan bir maskenin  ÇABUK düşme ihtimali çok yüksek ama benim dediğimi yaparsan  seçime kadar beni idare eder.”  İnsan yüzüne her türlü maskeyi, makyajı yapma konusundaki maharetiyle ün salan usta, ilk defa içten bir maske talebiyle karşılaşmanın şaşkınlığı ile zaman kazanmaya çalışıyordu. Sonra parlak bir fikir gelmişti aklına. Zımba ile olmasa da katküt iplikleri ile yapabileceğini, onların da bir iki ay içinde yavaş yavaş vücutta emilip yok olabileceğini, yüzün kendiliğinden yavaş yavaş eski halini alacağını izah etti. Aradığı şeyin tam da bu olduğunu ifade eden ADAYIMIZ, bir iki ay sonra kendi kendine yok olacak olmasına ayrı sevindi. Zira yıllarca candan tebessümü zül sayan bir anlayışla hayatını devam ettiren ADAYIMIZ yeni rolüne/ yüzüne böyle takviyelerle ancak alışabilirdi.

Tezgâhtarın telefonu çaldı. Tezgâhtar korumaların ve bilumum gaz ekibinin karşısında kısık sesle dört beş defa  “Tamam efendim, tamam efendim.” dedi ve fırladı dükkândan dışarıya. On dakika sonra aynı hızla geldi ve tıpkı ustası gibi gizli kapıdan içeriye bir fare gibi süzüldü ve elindeki malzemeleri bırakır bırakmaz dışarı çıktı.

İçerideki olaylardan kimsenin haberi yoktu. Adayımız değil korumalarının, eşinin bile bu olaydan haberi olsun istemiyordu. O yüzden ustası, çırağının katküt iplerini getirmesinden sonra hemen dışarı çıkmasını söylemiş ve elini ağzına götürüp fermuar işareti yapmıştı.

İçerde kart kürk sesleri eşliğinde katküt ipliklerini ilk defa avurt içine yerleştiren ustanın terlerini silecek kimsesi de yoktu. İyi ki mahirdi, iyi ki el becerisi kusursuz derecedeydi. Yoksa, birebir güleç bir yüzü ortaya çıkarması mümkün değildi.

Tam üç saat kalmışlardı içerde, ADAYIMIZ, ağzına dolan kanların yarısını yutmuş, yarısını da tükürmüştü ama olmuştu işte. Biraz kızarıklık vardı dışa yansıyan ama o da zamanla geçecekti. Ustası, ona “İki gün kimseye görünmeden dinlen, sonrasında hiçbir sıkıntın olmaz inşallah.”  dedi. Ona eve gidene kadar yedek bir maske taktı. Dışarıda bekleyen zevata da iki gün sonra kendisini evden almaları gerektiğini, şimdilik eve gitmeleri gerektiğini  çırak vasıtasıyla iletti. 

Operasyon tamamdı. Artık yüz kaslarındaki anlamız gerilmelerin, ara ara düşen asabi yüzünün sevimsiz hallerini önlemişti. Bundan sonra sokaklarda ‘güleç bir yüzle’ gezebilirdi.

Avurtları mı? Yüreği gibi kan ağlıyordu.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.