Yukarı Çık
Reklam Alanı 018 Metehan Ceylan 15 Temmuz

Kaşıkçı suikastı: İslam dünyasının pürmelali...

16 Ekim 2018 Salı 18:34:33
1218 kez okundu.

Harvard’lı siyasal bilimler profesörü Samuel Huntington, 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayınlanan 'medeniyetler çatışması' konulu makalesini kaleme alırken, yeni dünya siyasetinin kapısını araladığının farkında mıydı acaba? İslam medeniyetinin ortadan kaldırılması ve iç edilmesi yolunda Ortadoğu coğrafyasında yaşanmakta olan gelişmeler, Huntington’un tezini her zamankinden daha anlamlı kılıyor bugün.

Küresel Batı ittifakı karşısında İslam dünyası ülkeleri, Batı’nın finanse ettiği radikal örgütler üzerinden yaratılan savaş koşulları yüzünden bugün etnik ve mezhepsel fay hatları arasında yolunu bulmaya çalışıyor… Yönünü tayin etmek için kullandığı pusula çoktan harap olmuş. Medeniyetini ortadan kaldırma girişimine karşı tarihsel birikiminden aldığı güçle küresel Batı ittifakına göğüs germek için gerekli olan birlik ve beraberliği temin edebilecek ne güçlü bir direnç ruhuna sahip ne de araçlara… Saldırılara tümüyle açık, tamamen kendisini Batı’nın insafına bırakmış bir İslam dünyası söz konusu bugün…

İslam dünyası anlaşılan o ki Batı’nın üst bir akıl ile yürütmekte olduğu bu Haçlı zihniyetini deşifre etmedikçe, uygulanan kirli emperyal yöntemleri devre dışı bırakacak mekanizmaları harekete geçirmedikçe, sömürüye açık kalmaya devam edecek…

Üzüntü verici olan ise dikta Arap rejimlerinin, tehlike altında gördükleri yönetimlerini sağlama alma telaşıyla, küresel algı operasyonları marifetiyle İslam dünyası üzerinde oluşan asıl tehdidi bertaraf edebilecek politikalar izlemek için bir araya gelmek ve bir güç bloğu oluşturmak konusunda derin bir akıl tutulması ile karşı karşıya olması…

İslam dünyasında yaşanan etnik ve mezhepsel çatışmalardan beslenen bir Batı aklı kendi çıkarlarını maksimize etmenin gayreti içinde. İslam ile demokrasi arasındaki ilişkinin sorunlu ve bağdaşmaz olduğunu iddia eden Batı medeniyeti sahi ne kadar haklı? Burada bir ikilem söz konusu değil mi? Arap baharı ile sokaklardan yükselen demokrasi taleplerini demir paletler altında susturan yine güçlü Batı ülkeleri değil miydi? Batı için tek geçerli akçe ekonomik çıkarları, bu nedenle demokrasi ve özgürlük havarisi söylemleri sadece havada kalıyor. Zira, Cemal Kaşıkçı cinayeti sadece bir sonuç. Sorunun temelinde İslam dünyasındaki dikta rejimlerin kollanması ve himayesi var çünkü. Birleşik Devletler- Suud rejimi arasında belirleyici olan güç yine ekonomik çıkarımlar değil mi?
 

Batı kendisini efendi olarak konumlandırıyor…

Medeniyetler çatışması tezini öne süren makalesinde Samuel Huntington aslında Amerikayı yeniden keşfeden bir isim değildi. Batı’nın İslam dünyası ve İslam medeniyeti hakkındaki ana akım görüşleri yüzyıllar öncesinden oryantalizm/şarkiyatçılık üzerinden temellendirilmiş durumdaydı. Huntington, bunlardan farklı olarak yaşanacak çatışmanın medeniyetler düzeyinde gerçekleşeceğini öne sürmekteydi. Oysa yaşanan şey bir çatışma olmaktan çıkmış, doğrudan küresel bir sömürüye dönüşmüş durumda. Oryantalizmin köklerine yapılabilecek bir araştırma Batı’nın asırlardan bu yana Doğu’yu elverişli bir sömürge alanı olarak hedefe koyduğunu tüm delilleri ile ortaya koyabilecek büyük bir külliyata göndermede bulunmaktadır. Oryantalizmin ilmek ilmek dokuduğu Batı aklının ana yörüngesine İslam medeniyetini yerleştiren gelişme ise soğuk savaşın bitmesi ile start aldı hiç şüphesiz.

Soğuk savaşın akabinde Batı, tüm kurum ve kuruluşları ile yeni düşman olarak ilan ettiği İslam medeniyetinin altını oymak adına çok yönlü bir sömürü için elverişli koşulları oluşturmaya başladı. DEAŞ gibi taşeron lejyonerler örgütlerin İslam sosu ile soslanarak, sömürge düzeninin önünü açmak amacıyla bölgede karışıklıklar çıkarması bu yeni dönemin önemli küresel terörizmin işaret fişeklerinden birini temsil ediyor bugünlerde..

Küresel alanda yürütülen algı operasyonlarının taşeronu olan DEAŞ büyük bir hizmet görüyor…. İslam medeniyetine köklerine kibrit suyu dökmek amacıyla devreye sokulan lejyoner terör örgütü, küresel terörizmin en etkili aracıydı. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ve bunu İslam adına gerçekleştirdiğini ileri süren DEAŞ’ın yarattığı küresel İslam algısı Müslümanları töhmet altında bıraktı ne yazık ki. Son Kaşıkçı suikastı ile Müslüman dünya bir kez daha özgür dünyanın karşısında İslam ile terör ilişkisini merkeze alan bir sorgulamanın içinde ne yazık ki...

 

“DEAŞ’ı Batılı ülkeler finanse ediyor…”

DEAŞ’ın gerçek içyüzünü deşifre eden ve ve bunların neden olduğu katliam ve uygulamaların İslam ile ilgisi olmadığını ilk açıklayan ülke Türkiye idi. Türkiye dışında İslam dünyası küresel tehdit haline gelen en büyük algı operasyonu karşısında güçlü bir işbirliği ve dayanışma ortaya koyamadı. Batı’nın bu kirli oyunu dünya kamuoyu nezdinde tam olarak ifşa edilemedi. İslam dünyası için DEAŞ terör örgütünün İslam algısına verdiği küresel zarar karşısında etkili bir mekanizmanın devreye sokulamaması, dahası olası benzer sorunlar karşısında da işbirliğinin önünü kesen bir sürece evrildi. Öyle ki, DEAŞ sonrasına hazırlık yapan küresel güçler için yeni malzeme bulmak ve İslam dünyasındaki parçalanma ve ayrılık noktalarını pekiştirmek çok da zor olmadı. İran ne güne duruyordu. İran’nın bölgesel yayılmacı eğilimleri ve Lübnan’a kadar uzanan Şia ekseni bölgesel liderlik mücadelesi veren Suud rejimi için bir çatışma nedeni haline gelmişti. Mezhep çatışması üzerinden yaşanan gerilim yeni kriz fırsatı olarak elverişli gözükmekteydi. Birleşik Devletler, bu çatışmayı derinleştirmek suretiyle hem bölgedeki dikta rejimleri İran karşısında konumlandırıyor, hem de görüntüde İran ve terör gerekçesiyle oluşturmak istediği Arap Nato’su üzerinden de Akdeniz’de bölgenin en az 50 yıl daha sömürülmesine imkan sağlayacak bir güvenlik çemberi oluşturmaktaydı. İçinde Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün gibi ülkelerle kurulması öngören Arap Nato’sunun tüm maliyeti yine bu ülkeler tarafından karşılanacaktı. Birleşik devletler, bölgesel sömürü için kurmayı düşündüğü mekanizma için de yine maliyeti bölge ülkelerine yüklemekteydi…

Küresel terörizmin finans ve algı ayağının deşifre edilmesi ve barış dini İslam’ın terörle bağdaştırılması algısının daha güçlü bir ortak tepkiyle dünya kamuoyunu bilinçlendirmek için büyük bir girişim başlatılabilirdi. İşin garip tarafı DEAŞ’ın Batı ülkeleri tarafından finanse edildiğini açıklayan ismin Rus lider Putin olmasıydı.

Geçtiğimiz yıl Antalya’da gerçekleşen G 20 zirvesinde Putin, DEAŞ’ı finanse eden ülkeler arasında çoğunluğun G 20 ülkeleri arasında yer alan Batılı ülkeler olduğunu söylemişti. Putin’in bu iddiasına karşı, ne Birleşik Devletler’den ne de diğer Batı ülkelerinden herhangi bir açıklamanın gelmemesi manidardı. Yine ilginç bir detay Putin’in bu açıklamasının hemen akabinde Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dan gelmişti. Lavrov, YPG'nin DEAŞ ile Rakka konusunda anlaştığını duyuruyordu.. Sputnik’e konuşan bir Rus askeri yetkili ise daha ilginç şeyler söylemekteydi.. Yetkiliye göre; DEAŞ ile YPG arasındaki sözde savaş haberleri tam anlamı ile bir hikayeden ibaretti. Yapılan şey ise dünyanın gözlerini oyalamaktan başkaca bir şey değildi.

DEAŞ konusunda Birleşik Devletler zaten sürekli olarak su koyuvermekteydi. Terör örgütü YPG/PYD’nin DEAŞ’a karşı etkili bir silah olarak kullanıldığını ileri süren Birleşik Devletler’e Türkiye, YPG yerine Türk askerinin bu mücadelede etkili olarak yer alabileceği önerisinde bulunmuş, ancak bu öneri refüze edilmişti. Anlaşılan o ki DEAŞ ile YPG/PYD tandem oynuyor, DEAŞ alan derinliği yaratarak, bölgede kurulması öngörülen bir Kürt koridorunun önünü açıyordu…

 

Yeni NATO hamlesi…

DEAŞ’ın misyonu öncelikli olarak İslam dünyasında çatışma alanları çıkarmak, toplumları/mezhepleri birbirine düşürmek… Ardından da bölgenin dizayn edilmesinde küresel güçlerin bir kahraman edasıyla devreye girmesini beklemek… Küresel operasyonlarda izlenen yöntem bu olmuştu. Bölgesel haritanın değişmesi için düğmeye basan küresel efendilerin ilk işi bölgeye DEAŞ gibi kiralık lejyoner terör örgütleri göndermek oluyordu nasılsa. DEAŞ gibi örgütler misyonunu tamamladıktan sonra sıra diğer aşamaya gelmekteydi. İslam coğrafyasında da DEAŞ’ın misyonunu tamamlamakta olduğunu gösteren gelişme ise geçtiğimiz yıl olağanüstü toplantısında NATO’nun DEAŞ’la mücadele eden koalisyonda yer almasına ilişkin alınan karardı. Bir savunma paktı olarak Rusya’ya karşı kurulan NATO, bu kez Rusya’nın da içinde yer aldığı küresel bir ittifaka sahne oluyor, İslam dünyasının kaderine hükmedecek yeni ve sancılı bir sürecin işaret fişeği atılıyordu…İslam dünyasını bekleyen tehlike giderek daha da çetrefil bir noktaya ulaşıyordu….

İslam dünyasının ana kaynaklarını/inançlarını, kültürel ve siyasal yönetim biçimlerini akademik bir disiplin içerisinde ele alan ve İslam medeniyetinin sömürülmesine imkan tanıyacak kodları dolaşıma sokmak yoluyla adeta manivela işlevi gören oryantalist Batı için İslam ve Müslümanlar geri kalmış bir medeniyete ait unsurlardı.. . İslam ve Müslümanlar sürekli ehlileştirilmesi gereken kaba ve softa varlıklardı Oryantalistlere göre. Eğitilmeleri, bir şekle ve kıvama sokulmaları gerekiyordu. Batı efendi pozisyonundaydı, bu nedenle karşısında bir özne değil bir nesne olarak tasavvur ettikleri Müslümanların terbiye edilmesi temel bir zaruretti. Öyle ki bu zaruret yerine getirilmediği takdirde Batı için de bu tehdit haline dönüşebilirdi. İtalya eski Başbakanı Silvo Berlusconi geçtiğimiz yıllarda tam da bu ifadelerle olmasa da bu meyanda sözler sarf etmişti…

Batı’nın yeni dönem parlak akademisyenlerinden biri olarak öne çıkan Bernard Lewis de yine benzer görüşler ifade etmekteydi. Müslüman öfkesinin kökleri başlıklı makalesinde Lewis, özet olarak, Müslümanların görgüsüz ve kaba bir kültürden beslendiklerini, akıl melekelerini kullanmaktan yana yetersiz kaldıklarını öne sürmekteydi. Lewis’e göre tam da bu nedenle Müslüman dünyanın yaşamakta olduğu ana travmaya karşı Batı’nın sorumluluğunu yerine getirmesi gerekirdi.

Batı anlaşılacağı üzere, hem inanç, hem kültürel hem de siyasal açıdan İslam dünyası üzerinde kendisini hükümran gören tarihi birikime ve yönteme sahipti… Bunun anlamı ise Batı’nın İslam medeniyetinin üzerine çullanmak için hem bu hakkı kendisinde gören bir siyasal ve kültürel bir arka plana sahip olması hem de sömürünün yöntemi konusunda İslam dünyasının zaaflarını ve temel ayırım noktalarını çok iyi analiz etmiş olmasıydı. Bugün Batı bizzat kendi eliyle oluşturduğu etnik ve mezhep savaşları üzerinden İslam dünyasını birbirine düşürüyor, bir taraftan da tıpkı İran Irak savaşında olduğu gibi taraflara silah ve mühimmat satmak suretiyle de çıkarlarını en üst seviyeye çıkarıyor… Batı kuklası Arap rejimler, kendi dikta rejimlerinin devamı için toplumlarına adeta ihanet edercesine dahası İslam medeniyetinin ortadan kaldırılması tehdidine karşı bile derin bir aymazlık içinde…
 

Batının güvenliği İslam dünyasının güvenliğinden geçiyor…

Küresel terörizm yöntemleri/algı operasyonları ile İslam ile terörü bağdaştıran Batı, sürdürmekte olduğu bu savaşı kazanabilir mi? Huntington’un Batı ile İslam medeniyeti arasında öngördüğü savaş, yakın bir zamanda Batı’nın bitmek bilmeyen iştahı karşısında terörü kendi topraklarına taşıyabilir mi? İslam dünyasını kan ve gözyaşı ateşine boğan Batı, kendi topraklarında rahat edebilecek mi? Bir başka ifade ile Batının güvenliği bugün İslam dünyasının güvenli topraklara dönüşmesinden geçmiyor mu? Batı aklının pratik zekası öyle anlaşılıyor ki terör gerekçesi ile yeni sömürge alanları için bunu gerektiğinde bir manivela olarak kullanmak niyetinde. 11 Eylül hadisesini nasıl ki Birleşik Devletler, terörle mücadele gerekçesiyle Afganistan ve Irak’a müdahale etmek için temel bir gerekçe olarak kullandı ise aynı şey bölgede etkili pozisyon almak adına İngiltere ve Almanya gibi ülkeler için de geçerli.

Ancak, ister gerekçe oluşturmak isterse gerçek terör unsurları olarak Batı’da yaşanan gelişmelerin ortaya koyduğu gerçeğin anlamı yukarıda da ifade ettiğimiz gibi şudur: Ortadoğu’da yaratılan DEAŞ gibi canavar örgütler üzerinden bölgenin kimyasını ve huzurunu yerle bir eden Batı aklı eninde sonunda kendi güvenliğini de tehdit altına atmaktadır. Batı dünyasının kaderi Ortadoğu’nun kaderinden, dünya barışının kaderi Ortadoğu’nun güvenliğinden bağımsız değildir… Batı kısa süreliğine belki orta vadede de olsa çıkarlarını maksimize edebilir, ancak uzun vadede yaşananlar Batı ile İslam dünyası arasında bir uygarlık çatışmasını daha da derinleştirebilecek gelişmelere sahip gözüküyor..

Pekala tüm sorumluluğu Batı’ya yıkmak marifetiyle İslam dünyası üzerindeki karanlık bulutlar bertaraf edilebilir mi? Tüm sorumluluğu Batı’ya yıkmakla İslam dünyasının önündeki ev ödevlerinin ıskalanmasını görmezden gelmek gibi bir rizikonun içine düşülebilir mi?
 

İslam dünyası ev ödevlerini yapıyor mu?

Oysa Daryush Shagean İslam dünyasının içinde bulunduğu derin travmayı anlatırken, Yaralı Bilinç isimli eserinde ilginç tespitlerde bulunmaktaydı. Shagean, İslam dünyasının yaşanmakta olan gelişmeler karşısında ikili bir tepki ortaya koyduğunu söylüyor... Ona göre İslam toplumları modernite karşısında ya doğrudan bunun karşısında yer aldılar ya da moderniteye boyun eğerek, tamamen içinde eridiler… Oysa üçüncü bir seçenek söz konusu olabilirdi, modern dünyayı dışlamadan ama içinde de erimeden orta bir yol tutturmak… Shagean haklı olabilir, ancak kendi kaderine karar verebilmesi için bir toplumun demokratik yönetim kanallarına, buna ilişkin siyasal bir yönetim şekline sahip olması gerekmez mi? Oysa Batı toplumlarının aksine Arap dikta rejimleri ile yönetilen toplumların böylesine bir lüksleri yok. Arap baharı ile sokaktan yükselen demokrasi taleplerine karşı, özgürlük çabalarının Batı destekli tank paletleri altında nasıl ezildiğini Mısır’da yaşanan askeri darbe ile çok açık biçimde gördü dünya… Daha öncesinde Cezayir’de 20 yıl önce sistem içinde kalarak, seçimle işbaşına gelen Fis iktidarının nasıl bir askeri darbe ile alaşağı edildiğini de unutmadı İslam dünyası…

Huntington da Lewis de aslında Batı dünyasının İslam dünyası hakkındaki temel görüşlerini ifade eden yeni dönemin ateşli birer kılavuzu... Bunda şaşılacak bir şey yok.. Zira çok öncesinde İngiliz Tarih Felsefecisi Arnold Toynbee, Batı medeniyetini suçüstü düşüren açıklamaları ile temel bir gerçeği ortaya koymaktaydı. Toynbee’ye göre bugün İslam dünyasının yaşamakta olduğu derin travmanın suçlusu yine Batı…Batı sahip olduğu endüstriyel imkanları ve araçları ile İslam dünyasının kaderine hükmetmekteydi. İslam dünyası yapay yollarla oluşturulan etnik ve mezhep savaşları ile birbirine düşman edilirken, Batı’nın tek derdi ise ellerini ovuşturmak suretiyle kan üzerinden sağlanan ekonomik çıkarımlardı. Thomas Hobbes’in ifadesiyle Batı için nasılsa insan insanın kurduydu…

Birleşik Devletler Başkanı Donald Trump seçim öncesi yaptığı bir konuşmada, öylesine fütursuzca konuşmaktaydı ki, her bir cümlesi tarihi bu arka planın izlerini taşımaktaydı. Efendi koltuğundaki Batı medeniyetinin yeni patronu tepeden buyurgan bir ifade ile sıralamaktaydı sözcüklerini: “Borcumuzu Körfez ülkeleri ödeyecek. Karşı duranı yok ederiz. Onlar bizsiz yoklar." Demokratik yönetimlerle yönetilen ülkeler için de Trump aynı şeyi söylebilir miydi? ABD desteği olmaksızın bugün sahi hangi dikta Arap rejimi ayakta kalabilir?

Trump haklıydı, Amerikasız bir Arap dünyası bir hiçten ibaretti. Zira bir avuç İsrail karşısında bile diz çöken bir Arap birliği söz konusuydu. İslam medeniyetine yönelik başlatılan Haçlı ittifakına karşı güçlü ve cesur bir ses çok öncesinde BM kürsüsünde adeta Selahaddin Eyyübi’nin şahlanışını hatırlatan tarihi bir konuşmada şunları söylüyordu: “Dünya 5‘ten büyüktür…” Dünya sömürü düzenine karşı doğrudan bir başkaldırıydı bu hiç şüphesiz.

Kaşıkçı cinayetine İslam dünyasının içinde bulunduğu genel tablo üzerinden bakmadığımız sürece sadece sivrisinekle uğraşmaya devam edeceğiz… Yazık…

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.